Ekonomiye giriş dersinde hocamız ilk olarak ‘ insanların istekleri sınırsızdır, fakat kaynaklar
sınırlıdır’ demişti. O zamandan beri ekonomiyi zor zanaatlardan biri olarak görürüm. Çünkü başka
hiçbir alanda sınırlı imkânlarla sınırsız ihtiyaçları tatmin etmek durumu söz konusu değildir. Bunun
için ekonomiden hep korkardım.
Eskiden beri bu korkumu pekiştirmek için sanki her şey yapıldı. Öyle ki haberlerde enflasyon,
tefe, tüfe, cari açık gibi ekonomik göstergeler açıklanmaya başladığı zaman içime bir karanlık
çöküyordu. Bu kötülük sanki onu yönetenlerden değil de hep ekonomiden oluyormuş gibi gelirdi
bana. Ben kendimi bildim bileli bu ülkede ekonomiden iyi bir haber almak neredeyse imkânsızdı. IMF
den borç aldık haberi en güzel ekonomi haberiydi sanırım. Fakat 2002 de Türkiye sanki başka bir
sabaha uyandı. Hiçbir güneş batmak için doğmaz ama doğmak için batar. İşte 2002 de doğmak için
yıllar öncesinden batan bir güneş doğdu. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi kalmadı. Ekonomiyle de
aramız o zaman iyileşmeye başladı.
Esasında ekonomi gibi ateşten bir gömleği, insanların giymek için neden can attıklarını
anlamazdım. Başbakan da her hükümet gibi hizmet demişti bunun sebebine. Fakat artık bu kelimenin
içi o kadar boşaltılmıştı ki herkes hizmet diyordu. Ama başbakan burada farklı bir şey söyledi
diğerlerine göre.” Millete hizmet” dedi. Ondan sonra bambaşka ufuklar açıldı. Kaliteli, teknik
donanımı sağlam bir ekip ve samimiyetle atılan tohumlar bugün tüm dünyaya dal saran çınarlar oldu.
En güzeli de bunlar borç parayla, başkasının ipiyle değil tamamıyla ülkemizin kendi dinamikleri
kullanılarak yapıldı.
Ekonomideki büyümenin dünya ülkelerini geride bıraktığı, enflasyon canavarının yerlerde
süründüğü, Türk parasının değer kazandığı, ihracatın tavan yaptığı ve dünyayı sarsan krizlerin bizde
teğet geçtiği bu dönem Türkiye tarihine altın harflerle kazınmıştır. Para için başka ülkelere eli bağlı,
boynu bükük giden diplomatlarımız, siyasetçilerimiz artık önünde ceket iliklenir konuma yükselmiştir.
Fakat ne demiş eskiler göz gerek göresi. Bunları dahi görmeyen, görmek istemeyen insanlar
mevcuttur. Malum meyve veren ağacı taşlarlar. Haliyle meyveler arttıkça taşlar da artacaktır.
Sınırsız taleplere karşı, sınırlı kaynaklarla en güzel böyle karşılık verilebilirdi. Artık televizyonda
ekonomi haberlerini gururla izliyoruz. Eskiden zam ve enflasyon rekorları kıran bu ülke artık dünya
devletlerinin gıptayla izlediği bir ekonomi haline geldi. Yapılan ekonomik geliştirmeler adeta daha
önce neredeydiniz siz dedirtiyor. Maaşına aldığı yüzde 10 zam a karşılık yüzde 100 enflasyonla
yaşamış memur ve emeklilerimiz diyor bunu. Teşvikin T sini duymamış, devleti sadece vergiyle bir
arada görmüş çiftçi söylüyor bunu. Kalacak yurt bulamayıp, birkaç kuruş bursla (o da çıkarsa tabi)
eğitimini tamamlamaya çalışmış öğrenciler söylüyor bunu. Hastanelerde rehin tutulan, ilaçlar için fark
adı altında resmen soyulan, hastanelere girememiş insanlarımız söylüyor bunu. Ekmek için, yağ için,
temel yiyecekleri için saatlerce kuyruk beklemiş, okul olmadığı için okuyamamış ninelerimiz,
dedelerimiz söylüyor bunu. Sizin bin bir projenizle suya doyan toprak söylüyor bunu. Genciyle,
yaşlısıyla, oy vereniyle vermeyeniyle bir millet söylüyor bunu.
Yapmaktan daha önemlisi de emeğin korunmasıdır. Bu kadar yol aldıktan sonra ülkemizi ehil olmayan ellere teslim etmek, ona en büyük hıyanettir. Tıpkı Akif’in dediği gibi;
"Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ekonomisiyle, istikrarıyla, kendi dinamikleriyle sürekli büyüyen ülkemizin, geldiği yere geri
dönmesine izin vermek , bu kutsal mücadeleyi (keyfi nedenlerle) bırakmak, ya da mücadele eden
insanlara bu mücadeleyi bıraktırmaya çalışmak bu ülkeye yapılabilecek en büyük ihanettir.