Yıl 2001 aylardan şubat. O zamanki hükümetin başında ise DSP-MHP-ANAP üçlü koalisyon ile bulunmakta, hükümetin Başbakanlık görevini Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanlığı görevini ise Ahmet Necdet Sezer üstlenmekteydi. Kışın dondurucu soğuğu herkes tarafından hissedilirken Türkiye ‘nin gündemi de adeta buz kesmişti. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e namı diyar “Karaoğlan’a” kara kaplı Anayasa kitapçığını fırlatmasıyla başlamıştı. Termometreler eksi dereceleri gösterirken İMKB ‘de çoktan o soğuktan nasibini almış eksilere inmişti. Borsa yüzde 15 gibi tarihî bir düşüş yaşamış, gecelik faiz yüzde 7 bin 500'e fırlamış. Ziraat ve Halk Bankası, tarihlerinde ilk defa 3 milyar dolar açık vermişti. “Hortum” kelimesi de doğal bir afet olarak tanımlanmaktan çıkarak doğal krizi ifade eden bir terimle literatüre geçmişti. Bildiğimiz tek canavar Van Gölü canavarıydı ve sadece hayallerde yer alırdı. Gören bile yoktu belki de ama bir efsaneydi. İşte o canavarı bile sollayan başka bir canavar çıkmştı ortaya. Adını da enflasyon canavarı koymuşlardı büyüklerimiz. Ayrıca efsanede değildi. Herkes her an bu canavarla iç içeydi, herkesin yanıbaşındaydı. Bir tarafta bunlar yaşanırken diğer yanda yazarkasalar havada uçuşurken tarihte kendi kayıtlarına tükenmez kalemle yazıyordu o anı.
Tek kapattığımız dükkanlarımızın kepenkleri değildi. Gönlümüze ruhumuza da, hayallerimize de kepenk indirmiştik. Kulaklarımızda ise Merhum Cem Karaca’nın o meşhur şarkısı yankılanıyordu. “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete”…
Kemer sıka sıka sıfır bedene düşünce artık kemerleri de atmıştık bi köşeye. Kahfehanelerde, evlerde, sokaklarda, okullarda, köylerde insanlar birbirlerine tek bir soru soruyorlardı. “Ne olacak bu memleketin hali?” Kimsenin cevaplamaya cesaret edemediği bu soru yüreğimizi neşter vurmuşcasına acıtıyordu.
Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Kemal Derviş’in de Türkiye ekonomisinin derdine derman olması için getirilmesi yetmemişti. Her ne kadar soy ismi Derviş olsa da o ekonomiyi düzeltecek kadar ermiş değildi. IMF uzun adı Uluslararası Para Fonu denen illet aslında (uluslararası soygun fonu) Önce nazlanıp küstahlaşan IMF yetkilileri , "Gidin ihtiyacınız olan parayı NATO'daki ortaklarınızdan teker teker isteyin." Demiş daha sonra ise bize, bizi borçlandırıp kendine mahkum etmeye çalışmak için bütün desteklerini bizden esirgemeyip bütün maddi kaynaklarını sunmuştu sağolsunlar.
Hepimiz birer ekonomi uzmanı olmuştuk nerdeyse, ama uzmanlık alanımızla ilgili işe alımlar durmuştu. İşimiz de yoktu gücümüzde paramızda… Büyük devletlerden gelen büyük başkanlara karşı el pençe durup nerdeyse “abi elini ayağını öpeyim” der gibi ezilip büzülüyorduk.
İşte belki de ekonomi dediğimiz anda bunlar geliyordu hatırımıza. O zamanlar dersini aldığım ekonomi hocamız bize ekonominin ne olduğunu anlatmış ve yazılı sorusu olarak çıkacağını söyleyince de bizde kopya kağıtlarımıza not etmiştik ekonomiyi. Şöyle diyordu yazdığım o notta ;
Adam Smithle ortaya attığı ekonomi kavramını başladığı kabul edilir. Ekonomi, insanların sınırsız tüketim isteklerinin sınırlı kaynaklarla en iyi nasıl tatmin edileceğini inceleyen bilim dalıdır. "Ekonomi" kelimesi, "ev", ve "dağıtım kelimelerinden gelen , "bir evi yöneten kimse, bir aile veya hane ile ilgili" anlamına gelse de aynı zamanda "tutumluluk", "yönetme", "idare", "düzenleme" ve "bir devletin kamu yararı"nı da ifade etmektedir. Demişti ve şu yorumu eklemişti. Bir evi maddi manevi anlamda yöneten elektriğini, suyunu telefonunu düzenli yatıran aksatmayan bir birey ekonomiyi de yönetir demişti. Bende bunu ayağını yorganına göre uzatmak deyimiyle bağdaştırmıştım. Ama görüyordum ki o zaman ki Türkiye ekonomisinin ayağı hep açıkta kalmıştı ve hasta olmuştu. Ta ki tarihler 3 Kasım 2002’yi gösterene kadar…
Koalisyon hükümeti daha fazla dayanamayıp erken seçim kararı alıp tabiri caizse arkalarına bile bakmadan kaçmışlardı. Recep Tayip Erdoğan önderliğinde kurulan Ak Parti seçimlerden halkın hür iradesiyle ezici bir çoğunlukla tek başına iktidara gelmiş ve değişim başlamıştı.
Çaresiz hastalığa tutulan Türkiye ekonomisi artık emin ellere teslim edilmiş ve gün be gün iyileşme toparlanma süreci başlamıştı. Adeta yeni doğmuş bir bebek gibi önce konuşmayı sonra emeklemeyi sonra yürümeyi ve ayakta sapasağlam durabilmeyi öğreniyordu.
Her ne kadar ekonominin kurucusu ve babası olarak Adam Smithle bilinse de Türkiye ve hatta dünya ekonomisine yön veren ekonomiyi şekillendirmeye çocuk yaşta Ankara’da esnaf olarak başlayan ekonomist Ali Babacan’dan baba bir adam olamazdı. Ak Parti geliştirdiği ekonomik stratejilerle izlediği ekonomik politikalarla yavaş yavaş dünya ekonomisinde sahne alırken enflasyon denen canavar pısırık bir kediye dönmüştü. Yüzde dörde kadar gerileyen enflasyon 41 yıllık tarihi rekoru kırarak kırk bir kere övgüyü hak etmişti . Dış ticaret hacmi büyümüş, iş adamları yaptıkları yatırımlarla borsanın yüzünü güldürmüş, yükselişe geçen borsa ise her gün ard arda kırdığı tarihi rekorlarla Maliye Bakanı Şimşek gibi bütün dikkatleri üzerine çekerek hem yetmiş bini hem de kendini aşmıştı artık. Kendi deyimimle İ M K B = İnsanın Benliği Kendi Merkezidir felsefesini çoktan benimsemişti yatırımcılar. Güvenin, istikrarın, olduğu yerde başarı elbette kaçınılmazdı.
Milli gelir ise 230 milyar dolardan 730 milyar doları çıkmış. Kişi başına düşen milli gelir 2.300’lerden 10.000 dolara kadar yükselmişti. AB yolunda büyük adımlar atılarak dış politikada adeta sözü geçen boyun eğmeyen haksızlıklara dur diyebilen bir güçlü bir Türkiye güçlü bir ekonomiyi de beraberinde getirmişti.
Türkiye’yi uyuyan bir dev olarak gören dış dünya artık o devin uyanışını farkına vararak ve hissediyordu. En son açıklanan verilere göre . Yüzde 8,9'luk büyümeyle Çin ve Ar-jantin'in ardından dünyanın en hızlı büyüyen üçüncü ülkesi olan Türkiye'den başkası olamazdı. Gazeteler başlıklarında “Sonucu 'hoş bir sürpriz' olarak değerlendiren ekonomistler, "Türkiye, rekor büyümelere imza attığı bir dönemde enflasyonu düşürebilme başarısını gösteren nadir ülkelerden biri oldu." Yorumunu yapıyordu.
Burada anlatmak istediğim inancın azmin sabrın sonunda kazanılan güzelliklerin bir ülkeyi nereden nereye taşıyacağı ve dünya konumunda nasıl yüksek seviyelere getireceğinin sağlam bir ekonomik istikrarla gerçekleşeceğidir. Bizler bu ülkenin yaşam kalitesi ve seviyesi için sürekli çalışarak üreten gençler olarak bir yerlerde yer almak ve bu gayede ilerlemek zorundayız. Atatürk’ün de gençliğe hitabında bizlere dediği gibi "Birinci vazifemiz, Türk istiklalini Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafa etmektir."